Makaleler

   Geri Dön

GEBZE KÖPRÜSÜ

Yazı ve Fotoğraflar: Tahsin Ceylan

Meşhur Kwai Köprüsü filmini seyredenlerin ve romanını okuyanların tüyleri diken diken olmuştur. Fakat milyonlarca insan bilmez ki Kwai Köprüsü’ndeki bu korkunç olay yeryüzünde ilk defa Türkiye’de, Gebze’de geçmiştir. “Gebze Köprüsü” bir İngiliz subayı tarafından tıpkı Kwai Köprüsü’nde olduğu gibi aynı sahneler geçerek atılmıştır.

Bu da gene Kurtuluş Savaşı süresinde Marmara’ya dehşet salan E11 denizaltısının başka bir marifetidir.

E11 birinci kaptanı Yüzbası Nasmith ne kadar gözüpek, ne derece cüretkar bir adam ise, ikinci kaptan Yüzbaşı D’oyly Haghes ondan daha da beterdi.

İşte tek başına karaya çıkıp Gebze Köprüsünü yıkan bu adamdır.

Olay şöyle geçti:

21 Ağustos günü, gece yarısından iki saat sonra, E11 Darıca Burnunu dolaşarak Eskihisar’la, Dil iskelesi arasındaki sahile yaklaştı. Kıyının en dik yarlarından birini siper ederek, 20 metreye kadar sahile sokuldu. İngilizler günlerden beri planladıkları en cüretkar taarruzu yapacaklardı.

KURBAĞA ADAMLARIN (BALIKADAM) ÇANAKKALE SAVAŞLARI (BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI) KULLANILMASI

Denizaltının ikinci kaptanı D’oyly Hughes, arkadaşlarının yardımı ile balıkadam kıyafetlerini kuşanarak sessizce denizaltıdan suyun içine kaydı. Elinde 30 kilo ağırlığında naylona sarılı bir paket bulunuyordu. Paketin içinde 16 kese halinde dinamit, bir tabanca, keskin bir kasatura, bir elfeneri, bir gemici düdüğü ve yüzbaşının karada kamufle olabilmek için Osmanlı bekçi tipi elbiseleri vardı. Bu paketi basit bir balonun yardımıyla suyun altında nötr vaziyette rahatça taşıyabiliyordu, denizin takriben 10 metre derinliğinden ilerleyerek gözetleme kulübelerinin bulunduğu bölgeyi rahatça geçerek karaya çıktı. Hemen kendisi için hazırlanmış olan Osmanlı bekçi (zabit) elbiselerini giydi. Kasaturasıyla tabancasını beline taktı. Tahrib maddesini omuzuna yükledi. Arazinin düzlendiği yere kadar kumsalda yürüdükten sonra demiryoluna varmak için tırmanmaya başladı. Maksadı Gebze’deki büyük demir köprüyü havaya uçurmaktı. Uzaktan orada nöbetçiler ve tamir amelesinin bulunduğunu gördü. Bir an her şeyi göze alıp köprünün dibine kadar sokulmayı düşündüyse de buna cesaret edemedi. Ama elindeki tahrip maddesinin köprüye zarar vereceği yere kadar sürünerek gitti. Müthiş heyecanlı ve korku içinde idi. Demiryolunun traverslerinin altına, bir menfeze dinamiti yerleştirdi. Yüzelli metre kadar uzaktaki köprünün başında bir lokomotif ile, tamir amelelerinin çekilmesini bekleyemezdi. Ağızotunu ve fuayayı sarıp hazırladı ve telaş içinde, derhal fitili ateşledi. Fitilin ateşlenmesinden hasıl olan sesin duyulması ve belki de sigaranın ateşinin görülmesi yüzünden, nöbetçi olduklarını sandığı, üç kişinin kendisine doğru koşarak geldiklerini karanlıkta farkeden İngiliz yüzbaşısı, ilerlemekte olan gölgelere tabancasıyla iki el ateş ederek kaçmaya başladı. Tabanca ateşinin hiç tesiri olmamıştı. Bilakis peşine takılanların miktarı çoğalmıştı. Ne varki yıldırım gibi koşabiliyordu. Ayağındaki hafif lastik ayakkabılar onu, kovalayalardan her an uzaklaştırıyordu. Bir süre sonra izini kaybettirdi. Tepeye çıktığı noktaya dönmedi, denizden birdenbire yükselmekte olan sırtın arkasından kumsala indi. Denizaltının kendisini beklediği noktadan 2 kilometre kadar uzaklaşmıştı. Bu onu bir hayli korkuttu. Karada daha fazla kalamayacağı için hemen suyun içine girdi. Sezsizce yüzerek kıyıdan açıldı. Gecenin süküneti içinde kendisini takip edenlerin seslerini, hatta soluklarını bile duyuyordu. Çok yorgundu, dinlenmek için uzun bir süre arka üstü suda yattı.

Bu sırada büyük bir patlama duyuldu. Bunu birçok bağırışmalar ve ileri, geri sözler takip etti. Demiryolu ve köprü harap olmuştu.

İngiliz denizcisi sahilden yarım mil kadar açıldıktan sonra gemisini bulmak için düdüğünü çaldı. Parolayı verdi. Ama uzun zaman beklediği halde hiçbir hareket görmedi. Düdüğü duyuramamıştı. Tekrar sahile doğru yüzdü, karaya çıktığı noktaya vardı. Burada uzun süre elbisesini çıkarmadan dinlendi.

İçini tarifi kabil olmayan bir korku kaplamıştı. Ya denizaltıya dönemezse, ya burada, bu vaziyette yakalanırsa ne olacaktı? Üzerinde hiçbir şey yoktu. Kasatura ve tabanca gibi şeylerini atmıştı. Tepede ayak sesleri ve bağrışmalar devam ediyordu. Yakalanmaktansa denizde kalmayı tercih etti. Tekrar sulara dalıp açıldı. Biraz sonra gün ağarmaya başlamıştı. Fasılalarla düdük öttürüyor, etrafını dinliyordu. Gittikçe artan bir panik bütün benliğini kaplıyordu.

Birden keskin silah sesleri duymaya başladı. Sahilde yarın üstünden atılan bu silahların mermilerinin kendisini hedef almadığını anlayınca sevindi. Gemisinin bu civarda ve sahilden görülmüş olduğunu anladı. Hızla yürümeye başladı. Hava biraz daha aydınlanınca, burnu dönmekte olan gemisinin kulesini ve topunu gördü. Son bir ümitle tekrar düdük çaldı. Bu sefer düdük sesini işitmişlerdi. Derhal yanaşıp kendisini aldılar.

Bu azılı düşman denizaltısı ertesi gün üç silahlı römorkör, bir muhrip ve bir mavna ile savaştı. Marmara’dan ayrılmadan, topunun son mermilerini, tahrib ettiği, Gebze Köprüsü üzerine boşaltarak, Çanakkale Boğazından geçti ve üssüne döndü.

1915 yılı Ekim ayı, Marmara’daki düşman denizaltıları için çok faaliyetli geçmişti. Ekseriye itibariyle vazifeli olarak Marmara’da iki düşman denizaltısı bulunur, bunlar belli bir zaman doldurduktan sonra, Boğazdan çıkıp üslerine dönerlerdi. Gene o günlerde Marmara’da iki İngiliz denizaltısı vardı: E12 ve H1... Bunlar henüz müddetlerini doldurmadan önce Boğazdan içeri iki düşman denizaltısı daha girdi: İngilizlerin “E20”si ve Fransızların meşhur Turquoise’ı.

Bu suretle mini mini Marmara denizinde dört düşman denizaltısı dolaşıp duruyordu.

E12, Marmara’da en çok kalma rekorunu kırmıştı. Boğazdan geçeli tam 40 gün olmuştu. 40 günden beri gizli faaliyetlerine devam edip gitmekteydi.

Artık vazife müddetini çoktan doldurup bitirdiği için, Marmara’ya girdiğinin kırkıncı günü Boğazdan çıkıyordu. Fakat ağlara takıldı. Saatlerce uğraştı. Ancak ağların bir kısmını koparıp sürükleyerek Boğazdan çıkabildi.

Randevu zamanı: Sabat saat 9.00 ile 10.00, akşam 16.00 ile 17.00 arasıdır.

Vazifenin icrası: U14, Kasımın dördüncü günü, gece yarısı hareket edecektir. Kendisine refakat edecek olan bir ganbot Kınalıada’nın iki mil doğusunda onu bekleyecektir.

Buluşma bir beyaz işaret fişeği atılmak suretiyle olacaktır.

İmza: Amiral Schouson.



Bu görevi üzerine alan U14 denizaltısı bütün hazırlıklarını bitirdikten sonra yola çıktı. Marmara Adasının kuzaydoğusuna rastlayan randevu yerine 5 Kasım sabahı gayet erken saatte ulaştı. Su altına dalarak beklemeye başladı.

Komutan çok heyecanlı, hatta çok sabırsızdı. Saatine baktı: 8 buçuk... Randevuya yarım saat vardı.

Dakikalar ilerliyordu. Dokuza yirmi beş var, yirmi var, çeyrek var, on dakika kaldı... Beş dakika kaldı.

Saat tam dokuzda bütün mürettebat muharebe yerlerini almıştı. Kumandan, periskopunun aynasından ufukları gözlüyordu.

Saat dokuz buçuk ve nihayet on oldu. Tanıdığı hiçbir kız, hiçbir sevgili randevusuna gelmediği zaman kumandanı bu derecede üzmemişti.

Her altı dakikada çalan saatine bakıyor, bekliyordu. Nihayet saat 12.00... Ne gelen var, ne giden... Ufuklar bomboş.

Alman intizamı böyle bir zamanda da durmadı. Her zaman yemek 12’de yenilirdi. Sancak vardiyayı vazife başında alıkoyarak, iskele vardiyasının yemek yemesine müsaade etti. Fakat denizciler birer lokmadan fazla yiyemediler. Sancak vardiyası da yemeğini yediği halde saat henüz 12’yi 30 geçiyordu. Kumandan, kendisine verilen randevu ve çalışma saatlerinin dışında adamlarını yormak istemiyordu. Yemekten sonra denizaltıcılar parti parti uyudular dinlendiler. Saat 15 buçukta alarm zilleri tekrar çaldı. Hepsi gene yerlerini aldılar. Saat 16’da sabahki heyecan yeniden başlamıştı. Fakat buna rağmen kimse konuşmuyordu. U14 teknesinin içinde bir ölüm sessizliği hüküm sürüyordu.

Saat 16’yı geçiyor...

Komutan gözleri sanki kalbine bağlı, periskobunun başında.

Aynada bir karartı...

Bir denizaltı su üstündeki kulesi...

Derhal emrini verdi:

- Hazır ol... Düşman görüldü.

Gemisine lazım gelen manevrayı yaptı ve ikinci emrini verdi.

- Hücuma geçiyoruz. Atışa hazır olunuz...

Bu kumanda verildiği anda saat 16’yı 20 geçiyordu. Periskopu bir kere daha su yüzüne sürerek mesafe ölçen aletine baktı. Aralarında 1200 metre vardı. Aceleye lüzum yoktu. Bir tek atışla avını tam can evinden vurmak için biraz daha sokuldu. Biraz daha... Tamam 500 metre kadar yanaşınca baş torpilini ateşledi. Müthiş bir patlama olmuştu. Tam isabet. Kumandan saatine baktı, 17’yi 16 geçiyordu. U14 su üstüne çıktığı zaman gördüğü manzara şu idi: Düşman denizaltısının bulunduğu yerden büyük bir su sütunu yukarıya doğru yükseliyordu. Sonra bir sis kümesi halinde denize dökülüyordu. Etrafta birkaç kişi yüzmekte idi. Bunlar E20 İngiliz denizaltısından kurtulabilenlerdi. Hepsini topladılar. İstanbul’a getirerek Haliç Komodorluğuna teslim ettiler. Esirler arasında kumandan Warrer’de vardı.

İngiliz donanması, randevuda avlanan bu denizaltıya haklı olarak çok üzüldü.