Makaleler

   Geri Dön

EKOLOJİ

Gezi-Yorum : Tahsin Ceylan
İnceleme : Doç.Dr.Ali Cemal Gücü - ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü
Fotoğraflar : Tahsin Ceylan

“Bugün oluşturulan görüntüler ile geleceğe bir kayıt taşıma” ifadesini biz sualtı fotoğrafçıları özellikle sıkça kullanıp dururuz. Bu veya aynı temaya eşdeğer kavramları sıkça kullanmamızın nedeni sanırım hızla yokedilen doğamızdan bir şeyleri salt görüntü olarak kaçırabilmenin telaşı ve tedirginliğidir.

Hızla kirletilen denizlerimizdeki besleyici elementlerin azlığı ve bilinçsiz avlanma, denizel hayatı hergün biraz daha artan bir şekilde tehdit etmektedir. Bazı gönüllü kuruluşların önleme amaçlı çalışmaları ise yetersiz kalmaktadır. Çünkü ülkemizde duyarlılığın yüksek kadrolarda oluşması gerekiyor. Zira kararlarda oralardan çıkıyor. Adını bile haritalarda zor bulabileceğimiz Pasifik ve Atlas Okyanusunda nüfusu 10-20 binlerle ölçülen küçücük adalarda denizel hayatın tamamen koruma altında olması ve turizm gelirlerinin de ülkemizle eşdeğer değerlendirilmesi acaba bizi ilgilendirmiyor mu? Oralar teknelerin reeflere çapa atmadığı, dinamitle avlanmanın yapılmadığı, lağımların denizlere akmadığı farklı bir evren mi acaba?

Ülkemizde yıllarca konuşulmasına karşın sualtı milli parklarının oluşturulması, buna bağlı denizel hayatın korunması, deniz kirliliğine önlem alınması sürekli tartışılmasına karşın çözümsüzlük içinde olan sorunların başında geliyor.

Sualtı Federasyonu Başkanı Sayın Harun Sevinç geçen yıl katıldığı Moritus’daki CMAS toplantısında; nüfusu 1 Milyon civarında olan ve bir uçtan bir uca 1 saatte gidilebilen adada çok sayıda sualtı milli parklarının olduğunun yetkililerce belirtilmesinin kendisini şaşırttığını ifade etmişti. Sualtı Milli Parklarının oluşturulması federasyonun 1997 yılı öncelikli hedefleri arasında yeralmaktadır. Temennimiz bu konuda öncülüğün yapılması ve kısa sürede sonuçlara ulaşılmasıdır.

Bu denizler bu doğa bizim, mutlaka duyarlılık gösterip, bu konulara eğilmemiz gerekiyor. “Bana ne”lerle daha nereye kadar gidebiliriz.

Bu sayımızda adından sıkça sözedilen ve yaşamı tehlike altında olan sevimlimi sevimli bir canlıyı konuk ettik. Akdeniz Foku (Monachus Monachus) Erhan diaları gördüğünde ismini de koydu Underwater Bayb.Bayramlar biz dalıcılar için her nedense dalış için uygun zamanın tesbiti olarak önceden programlanır. Bu nedenle ben ve ekibim gerekli organizasyonlarla Bayram süresince Kaş’da dalışa gitmeye karar verdik. Susana’nın doğumu nedeniyle Almanya’da bulunan Bülent’in ısrarlarımıza dayanamayarak Kaş’a gelip, dalış merkezini açması tabiki bizleri oldukça mutlu etti. Zira Bülent’in dalış merkezi kapalıydı ve kış mevsimlerinde dalış için kapalı bir tekne ile dalışa gitmek avantajdı. 35 kişilik gurubumuzla Kaş’a vardığımızda ilk bizi karşılayan Erdal Erkakan, dergimizin son sayısını elinde bize otobüste hoşgeldiniz diye el sallaması oldukça hoştu. Þubat sayısının kapağında yeralan denizatını Kaş’da görüntülemiştim. Ve Erdal abi “nerede çektin” diye her sorduğunda, benim cevabım hep “denizde” olmuştur. Bu soru ve cevaplar güzel bir espri oluşturmuştu aramızda.

Eğitim amaçlı dalışlarımızı tamamlamaya müteakip Boğaçhan’la son dalışı Kaş-Kalkan arasında Kalkan’a yakın bir mağaraya yapmaya karar verdik. İki yıldız eğitimi gören arkadaşları mağaraya alıp, nötr sephiye ile en arka kısmına ulaştırdım. Zira arka bölüm tamamen sığlık ve taşlıktı, bu nedenle bulanmıyordu. Burada mağara içindeki havayı soluyarak sohbet ederken, arkadaşlarıma gözlerimin karanlığa alışmını sağlamak amacıyla fenerlerini söndürmelerini istedim. Fenerlerinin tamamı kapatıldıktan 5 dakika sonrada ağır ağır çıkışa gitmelerini söyledim. Önde Kerem, yanımda Fatih çıkışa doğru hareket ettiklerinde Kerem’in bir an suyun yüzeyine çıkarak “Hocam burada fok var” demesi hepimizi heycanlandırdı. Mağarayı fok paniklemesin diye tamamen boşaltmaya müteakip, kendimde elimdeki feneri ışıktan ürkmesin diye kapatıp, feneri arkadaşlarıma verdim ve gözlerim karanlığa alışıncaya kadar bekledikten sonra bu güzel tesadüfü degerlendirmek amacıyla sessizce kendisine yaklaştım. Makinamda Sea&Sea 12 mm lens olduğu için karanlıkta da kadrajlamada sıkıntı çekmeyeceğimi düşündüm. İhtiyaç duyduğum makina ve flaş ayarlarını tamamladıktan sonra fok’a doğru yaklaşmaya başladım.

Sakin bir şekilde duruyordu. Kendisine doğru yaklaştım, oda bana doğru geldi. Belliki benim onu merak ettiğim kadar, o da beni merak ediyordu. Ben onu ürkütmemek için sabit bir yere tutunarak beklerken, önce gider gibi oldu, sonra bana yaklaşarak etrafımda 3 veya 4 defa belli bir güzergah çizerek gezmeye başladı. Bende önümden her geçişinde ondan bir görüntü almaya çalıştım. Flaşın etkisi mutlaka bu sevimli canlıyı etkiliyordu, ancak onu suüstündeki insanların da tanımasına imkan sağlamaya çalışıyordum. Ona dost olduğumu yüreğimde hissedercesine anlatmaya çalıştım. Keşke aramızda bir iletişim olsaydı. Ancak bu sevimli canlı, kendisi ile ilgilenmekten pek hoşnuttu, hatta bazen poz verdi bile diyebilirim. İnsanlara sıcak yaklaşımlı bu sevimli canlının neslinin tehlike altında olduğunu bilmek ne acı. Bazen insan neyi ne kadar çok sevdiğini ifade edemiyor, yalnızca hissediyor. Ve her zaman anlatmanın keşke bir yolu olsa diyorsunuz. Kimbilir belki anlatılmadan, anlaşılabilmekde mümkündür. Biz evrenimizin bir parçası olan ancak evimize konuk edemediğimiz monachus monachus’u yüreğimize konuk etmekle yetinmek zorunda kalıyoruz. Ancak onun varlığını sürdürebilmesini sağlamak için mücadele etmek bir onur savaşımız olmalıdır. Keşkelerle yetinmemiz gerektiğine inanıyorum. Fok’la tanışmanın bende uyandırdığı hisleri anlatmak mümkün değil. Aslında o bizden biri, bir memeli, bizden çok farklı da değil. Onu yaşayan bir canlı olarak geleceğe taşıyabilmek, film karelerinde taşımaktan çok daha önemlidir. Gelecek kuşaklara “bir zamanlar”la başlayan masallar antalmamak için hep birlikte mücadele etmeliyiz. Bilim adamlarımıza destek olmalıyız. Salt uzaktan fokları gözlemlemekle değil, gerekirse onlara oluşturmayı düşündügümüz sualtı milli parkları içinde cazibe merkezleri yaratmalıyız.Yasaklarla onu korumak mümkün degildir. Onu sevmek demek, onu anlamak, bize bakan gözlerindeki ifadeleri yorumlayabilmek ve onu yaşayan bir canlı olarak geleceğe taşıyabilmek için rasyonel çözemler üretmek demektidr. Fok sevgisini onun duyguları üzerinde gerçekçi çözümler üreterek kazanabiliriz. Bizlere yakışan ve yakışacak olan budur.

Foku görüntülemek büyük bir sevinçti elbette, tüm ekip arkadaşlarımda bu sevince ortak oldular. “Bülent’in mutluluğuna diyecek yoktu. Temmuz ayında Ayvalığa giderken yoldan Ateş’i arayıp “denizatı” çekmeye gidiyorum” dediğimde beni tabiki ciddiye almamıştı. Ama arkasından denizatı çekimleri gelince “Senin galiba gizli güçlerin var” demişti. Elbette Ateş benim çok güçlü gizli güçlerim var, aslında o güç yalnızca yüreğinde hissettiğindir. Ve yüreğinde hissettiğin güç sanırım en büyük güçtür. O güç ifade edilmeyen her türlü hissinde kaynağıdır. Birşeyler üretip, bunu yaşayan evrenimizin ve tüm canlılarımızın hizmetine sunabiliyorsak, bu bizler için anlamlıdır. Ve anlamlı şeyler anlayabilenler içindir. Mevlana’nın ifadesiyle “Ne kadar bilirsen bil,söylediklerin karşıdakinin anlayabildigi kadardır.”

Bugün hemen hemen bilimadamlarının tamamı hayatın denizlerde başladığına dair fikir birliği içindedirler. Türlerin artması ve çeşitlenmesinin ardından, ozon tabakasının oluşması ve bitkilerin karasal yaşama adaptasyonunu sağlayacak evrimsel gelişmelerini tamamlamaları üzerine bazı türler karalara geçmiş ve karaların canlılarca istilası başlamıştır. Aksi görüşler olmakla beraber karasal yaşama adapte olan canlılardan bazıları iskelet yapılarından, karasal yaşamdan kalma ve körelmiş organlarından anlaşıldığı üzere tekrar denizlere dönmüşlerdir. Bu canlılar arasında deniz memelileri önemli bir gruptur.

Akdeniz Foku da denizlere geri dönen memelilerdendir. Latince ismi keşiş yada yalnız anlamına gelen Monachus monachus olan Akdeniz Foku ılıman denizlere adapte olabilmiş 3 fok türünden biridir. Diğer iki türden Karaip Foku’nun (Monachus tropicallis) artık tamamen tükendiği sanılmaktadır. Üçüncü tür olan Havai Foku da (Monachus schauinslandi) koruma altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.

Akdeniz Foku, fok ailesinin en büyük üyelerindendir. Deniz memelilerinden olan bu şirin canlıların boyları 2-4 metre arasında değişmekte, ağırlıkları ise 400 kilograma kadar ulaşabilmektedir. Yeni doğmuş yavrular 1 metre boyunda, 20 kilogram civarındadır. Toplam ömürleri tam olarak bilinmemekle beraber 40 yaşını aşan bireylere rastlanmıştır.

Ergin foklarda renkler sırtta koyu kahverengi-siyah ile gri-sarı arası tonlarda değişkendir. Karın bölgesi ise türün özelliği olarak beyaz-sarı tonlardadır.

Fokların besinini balıklar ve kafadanbacaklılar, özellikle de ahtapot oluşturur. Balıkçılar deniz kestanelerini de yediklerine şahit olmuşlardır. Fokların balıkları havada sallayarak iç organlarını temizledikten sonra yedikleri sıklıkla gözlenmektedir.

Akdeniz Foku’nun esas yaşam alanı bütün Akdeniz’i, Karadeniz’de Odessa’ya kadar olan sahilleri, Atlantik Okyanusu’nda Moritanya ile Cebelitarık arası ile Madeira ve Kanarya Adaları’nı kapsamaktayken, bu alan 1950’lerden sonra daralmaya başlamıştır. Bugün en önemli yerleşim yerleri olan Yunanistan’da 80 ile 400 arası bireyin; Türkiye Akdeniz sahillerinde 50-100 bireyin, diğer bir 50-100 kadar bireyin de Kuzey Afrika sahillerinde yaşadığı sanılmaktadır. Adriatik sahillerinde de dağınık olarak yaşayan bireyler gözlenmiştir. Karadeniz’in Türkiye sahillerinde ve Bulgaristan kıyılarında da birkaç fokun yaşadığı sanılmaktadır. İspanya, İtalya, Fransa, Mısır, İsrail, Lübnan ve Kanarya Adaları’ndaki populasyonlar yokolmuştur. Yokolma hızı dikkate alındığında bu türün 2000’li yıllara ulaşamayacağı sonucu çıkarılmaktadır. Sayılarının bu derece azalması Akdeniz Foku’nu yok olma tehlikesinde olan 6 memeli türünden biri arasına sokmuştur. Bu hayvanları tehlike altına sokan başlıca etken ise yaşam alanlarının insanlarca işgal edilip daraltılmasıdır. Foklar her ne kadar deniz canlıları olarak sınıflandırılsalar da doğurmak, yavrularını büyütmek, dinlenmek, uyumak ve güneşlenmek için karaya gereksinim duyarlar. Bu nedenle de denizlerdeki yayılış alanları sahil şeridiyle sınırlıdır. İnsanoğlunun kıyı şeridini istila hızına paralel olarak da bu hayvanların yaşam alanları daralmaktadır.

Yaşam alanları insanlarca istila edilen foklar artık eskiden yayıldıkları plajlarda görülmez olmuşlar ve mağaralara çekilmişlerdir. Akdeniz Foku’nun kullanabileceği ve içerisinde yavrulayabileceği mağara sayısının sınırlı olması bu türün üremesini de sınırlamıştır. Başta turizm olmak üzere sahillerdeki yapılaşma sonucunda bireyler ıssız bölgelere çekilmişler, bu da eşlerin çiftleşmek için birbirlerine rastlama olasılığını azaltmış ve türün çoğalma hızını düşüren bir faktör olmuştur. Diğer bir etken de; özellikle aşırı avcılık nedeniyle balık stoklarındaki azalmanın direk olarak fokların besin kaynaklarını da azaltmasıdır.

Akdeniz Foku’nu yokolmaya doğru götüren diğer bir ana sebep de balıkçılardır. Ağlardaki balıkları çaldığı, ağ ve benzeri avcılık takımlarına zarar verdiği için balıkçılarca düşman ilan edilmiş, koruma altında olmalarına rağmen görüldüğü yerde öldürülmeleri için bazı yörelerde başlarına ödüller konmuştur.

Akdeniz Foku’nun tükenme sınırına ulaşmış olması nedeniyle 1968 yılından bu yana bu tür çeşitli uluslararası antlaşmalarla koruma altına alınmıştır. Bu antlaşmalara taraf olan ülkelerden biri de Türkiye’dir. (Bern Antlaşması 1979, Cenevre Antlaşması 1982). Ülkemizde yaşamını bugüne dek sürdürmeyi başarmış olan Akdeniz Foku her ne kadar 1978 yılında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından alınan bir kararla koruma altına alınmışsa da, alınan karar Türkiye genelinde kağıt üstünde kalmış ve bu türün soyunu devam ettirebilmesi ancak üniversiteler ve sivil örgütlerin çabalarıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu konuda çalışan kurum ve örgütlerden ikisi Dünya Doğa Vakfı (WWF) tarafından desteklenen ve Akdeniz sahillerinde çalışan Mersin-Kuzey Kıbrıs Projesi ve Ege sahillerini kapsayan Foça Pilot Projesi’dir. Fok gözlemlerinin, yaralı ve ölü fokların bu projelerden birine bildirilmesi hem zamanında müdahale edilebilmesi hem de türün korunmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunulması açısından son derece önemlidir. Kayda geçen her gözlem bu türün korunmasına yönelik atılmış önemli bir adımdır.

Mersin-Kuzey Kıbrıs Akdeniz Foku’nu Koruma Projesi
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Deniz Bilimleri Enstitüsü
P.K. 28 Erdemli, 33731, İçel
Tel: 0 324 5213434 begin_of_the_skype_highlighting 0 324 5213434 end_of_the_skype_highlighting
Fax: 0 324 5212327

Foça Pilot Projesi
P.K. 12 35680 Foça-İZMİR
Tel + Fax: 0 232 8123062



Bir Hikaye:

"... Akşam yıldızı, kıpkızıl batı göğünde kaybolmuş. Adaların kayaları kapkara kesilmiş. Çok tuhaf bir akşammış o. Yani her akşamki gibi değil. Deniz çıldırasıya fosforluymuş. Sandalın provasında fosfor parlıyormuş. Kürekler, denizde geniş yakamoz daireleri çiziyormuş. Küreklerden düşen her damla, su değil, ışık damlasıymış. Selim Dede, böylesi fosforu ömründe görmemiş. Hey! Gecenin böylesi parayla satın alınabilirmiymiş hiç? Adanın doğu kısmındaki mağaraya ulafmış, gece serin olduğu için kayığı demirlemiş, mağaranın ağzındaki kumlara yatıp uykuya varmış. Büyük bir deniz şıpırtısıyla uyanmış. Donuk ışıkta birçok fokun mağaraya girdiğini görmüş. Mağaranın kumlarının üzerine gelince, foklar gövdelerindeki kürk derilerini çıkarmışlar. O kürklerin altında Selim Dede ne görmüş beğenirsiniz? Tıpkı bizim gibi insan değillermiymiş? Erkekleri denizin yanına, dişilerse mağaranın daha işlerine uzanıp uykuya varmışlar. Babamın dedesi-adının Selim Dede olduğunu söyledik a - hiç ses çıkarmamış. Ta, yanı başında uyuyan kızın başucuna bıraktığı kürk derisini yavaşça almış, köşesine getirmiş kumların altına gizlemiş. Şafağın ağartısıyla beraber foklar uyanıp derilerini giydikten sonra, birer ikişer denize açılmışlar. Yalnız, Selim Dede'nin derisini çaldığı kız yok mu, o işte derisini ararmış tararmış, bulamayınca da öteki foklara - onu da beraberlerinde alsınlar diye- yalvarıp yakarmış, ama foklar kulak asmamışlar. Deniz kızı içli içli ağlamaya koyulmuş. Deniz kızı çok güzelmiş, saçları ocakta harıl harıl yanan pırnal aleviymiş, gözleri iki durgun mavi göl, bacakları çift akan gür pınarın sularıymış sanki. Selim Dede tatlı tatlı konuşmuş, onu avutmuş. Selim Dede fok kızı ya da deniz kızını kayığıyle de köye (Dangır) götürmüş. Evlenmiş onunla. Kızdan iki nur topu gibi çocuk olmuş.

Selim Dede, kızın kaputunu evinin taban tahtalarının altına gizlemiş. Ama eski olduğu icin tahta kırılmış. Kadın kaputunu görünce, alıp deniz kıyısına koşmuş. Orada deriyi giyince, yallah denize dalmış. Geceymiş. Selim Dede arkasından koşmuş, ama açılmakta olan kızdan kendisine doğru bir yıldız kayıyor sanmış. Yıldız değil, Selim Dede'nin kızla evlendiği zaman kızın parmağına taktığı gümüş yüzükmüş. Kız hızla uzaklaşmış, uzakta ay ışığında kaybolmuş deniz kızı. Yanlız geceleyin iki kez kıyıya gelmiş. Kıyıda oynayan çocuklarını öpmüş. Çocuklar söylermiş. Selim Dede, babama hep "Sakin fokları öldürmeyin. Çünkü onlar bizim gibi insanlardır, deniz yoldaşlarımızdır" dermiş. Babam çocukmuş, Selim Dede bunları anlatırken. Dedesi, babama yemin ettirmiş fokları öldürmeyeceğine. Babam dedesinin söylediklerine hep inanırmış."